Bu Sayıda
Toplum ve Bilim’in bir önceki sayısında “Türkiye toplumunu birarada tutan nedir?” sorusunun işaret fişeğini attığımızı duyurmuş, 2010 yılındaki sayılarımızda, cevaplarından öte bu soruyu çoğaltmayı umduğumuzu belirtmiştik. 116. sayıda, Türkiye toplumunda bölücü ve birleştirici bir rol üstlenen şiddeti ve politik kültürün direngen yapıtaşı klientalizmi, bu çerçevede inceleyen makalelere yer vermiştik. Elinizdeki sayıda da, toplumu veya onun bir bölüğünü birarada tutan mekanizmaları tahlil eden üç önemli makale var. 
Deniz Yükseker, Laleli-Moskova Mekiği başlıklı kitabında (İletişim, 2003) da izini sürdüğü borç-alacak ilişkilerinin piyasaları ve dolayısıyla toplumu bütünleştirmede rol aldığını söylüyor. Borcu, parasal olanla sınırlamıyor ve borçluluk duygusunun, Türkiye’de aile, topluluk ve siyasi topluma kadar toplumsal birimlerin kurulmasında ve yeniden üretilmesinde önemli bir çimento görevi gördüğünü savunuyor. Aile içinde ve yurttaşlarla devlet arasında bir türlü ödenemiyor borçlar. Borçluluk hissinin kendisi mevcut sınıfsal eşitsizlikleri meşrulaştırmaya hizmet ediyor. Borçlu ve alacaklı olma durumları, bireyleri yurttaşlık hakları düzleminde eşitlemediği için, istenen bir toplumsallığın yaratılmasının önünde bir engel oluşturuyor. Geçen sayıda ele alınan şiddet gibi, borçluluk da hem bütünleştirici hem de bölücü bir işlev görüyor.
Kaya Akyıldız, Türkiye toplumunu birarada tutan şeyin, vatan fikri olduğunu savunuyor. Bunu yaparken dayandığı ön kabuller şunlar: Türkiye toplumu kalıcılaşmış, süreklileşmiş olağanüstü hâl durumunda yaşar. “Türklük şuuru” Türkiye toplumunun kurulması ve varlığını sürdürmesinde kilit rol oynar. Vatan fikrinin oluşumunu Alman Sağı’nın tecrübesiyle yanyana okuyan Akyıldız, vatan düşüncesinin sorgulanmasını, bu ön kabullerden kurtuluşun yegane yolu olarak görüyor.
Kaş’ta bir Cumhuriyet Bayramı kutlamasının kendisinde yarattığı hislerden yola çıkarak yazdığı makalesinde Saime Tuğrul, yeni çıkan kitabı Ebedi Kutsal Ezeli Kurban’da (İletişim, 2010) da değindiği ritüeller üzerinden toplum üyelerinin ortak dil ve ses etrafında cemaatsel bir beden oluşturduklarını anlatıyor. Ona göre ben’den biz’e geçişi mümkün kılan, her türlü eğitim ve talim kurumlarının yanısıra, kurucu dönemin toplumsal bellekte canlı tutulması, ilk inşanın anısının bir kuşaktan ötekine taşınmasıdır.
Burçe Çelik’in yazısı, dosyanın içinde değil ama belki de olmalı; Türkiye toplumunu birarada tutan şeylerden biri aslında cep telefonu tutkunluğu! Çelik, cep telefonlarının nasıl olup da kolektif bir bağımlılığın nesnesi haline geldiklerini inceliyor. İnsanların, yokluğunda yalnız ve ‘boş’ hissettikleri cep telefonu günlük hayat pratikleri ve hayalleri içinde nasıl bir kendilik hikâyesi yazıyor sorusunun peşine düşen yazar, genel olarak teknolojinin Osmanlı’nın kaybının melankolisini silmek üzere işlediğini söylüyor. Ona göre, şekli, zil sesi, ekran görüntüsü kişisel tercihlere bağlı olan ve gittikçe daha fazla öznel bilgi taşımaya başlayan cep telefonları, insanların toplumsal ve psişik var oluş koşullarını belirleyen melankoliyi kesmek, onu belirleyen öznellik konumundan çıkışı hissetmek ve deneyimlemek üzere satın aldıkları ve tüketerek ürettikleri bir toplumsal deneyim aracı haline gelmiş durumda. 
Her zaman “bilimcilik oynamak yerine bilgi üretme” derdinde olan Hasan Ünal Nalbantoğlu, bu sayıdaki yazısında postmodern ideologların, “gündelik” yaşamın dili ve düşüncesini bir tür tapınmayla benimseyip, bunun popülizmini yapmalarını eleştiriyor. Hele de “gündelik” dediğimiz şey, bugün büyük oranda sahte gerçekliğin sürmesinde çıkarı olan egemen güçler tarafından ‘imal’ edilmekte ve yönlendirilmekteyken… 
Gül Özsan dergideki yazısı için, 1960’lardan beri Beyoğlu’nda berberlik yapan iki erkek kardeşle uzun görüşmeler yapmış. Özsan, cinsiyet kimliklerinin onların anlatılarında nasıl kurulduğunu gösteriyor bize. Burada karşımıza çıkan farklı erkeklik biçimleri: hikâyeleştirmeyen, genellemeler yapan, açıklamalar getiren ve hedeflerine odaklanan ile hikâyeleştirip kendini aktif özne yapmayan. Kurdukları iki ayrı anlatı biçimi, aynı zamanda farklı iki erkekliği temsil ediyor. Her ikisinin anlatımının da başrolünde Türkan Şoray var.
Bülent Diken ve Ali Rıza Taşkale, 11 Eylül sonrası güçlenen post-politik güvenlik politikasının, terörizmle beraber (onlara göre ikisi arasında taklitçi bir ilişki vardır) tüm politikayı güvenlik meselesine indirgediği ve ortaya çıkan kontrol toplumunda hızla yeni bir din haline geldiği konusunda bizleri uyarıyorlar. Post-politikayla ilişkilendirdikleri nihilizm yerine Nietzscheci bir agonizmi, reaktif olmayan ve daha ziyade, değer yaratan yeni bir politika olarak öneriyorlar. 
Gülen Hareketi ve Fethullah Gülen üzerine çok konuşuluyor, çok yayın yapılıyor. Ancak eleştirel incelemelere, -en azından Türkçede-, gazetecilik işleri veya reel politik metinler ötesinde, az rastlanıyor. Yavuz Çobanoğlu’nun makalesi, bu bakımdan önemli. Çobanoğlu, Gülen’in söyleminde, devletin otoriter uygulamalarını içselleştirecek bir şekilde ahlâkî normlarla da süslenen hoşgörü ve diyalog kavramlarının sınırlarının nasıl aslında dine saygı, birlik, bütünlük, nizam ve asayiş gibi otoriter kavramların çizgileriyle kalın bir biçimde çerçevelendiğini gösteriyor.
Derginin değini bölümünde yakın zamanda kaybettiğimiz iki büyük bilim insanını anıyoruz. Türkiye’de iletişim denince akla gelen ilk isimlerden olan Ünsal Oskay’ın kronolojik ve açıklamalı bibliyografyasını, öğrencisi de olmuş Eser Köker hazırladı. İlker Özdemir ise, hocanın popüler kültür üzerine düşüncelerini belli temalar altında incelerken eserinin özgünlüğünü ortaya koyuyor. Sibel Özbudun ise, “yapısalcığın babası” olarak bilinen Claude Levi-Strauss’un hayatını ve eserlerini bize aktararak, yapısal antropoloji konusunda derli-toplu kaynak yokluğunda önemli bir katkı sunuyor. Değini bölümündeki diğer başlığımız, Türkiye’de sosyal bilimlerin önemli bir randevusu olan 11. Ulusal Sosyal Bilimler Kongresiyle ilgili. İbrahim Kuran, Kongreyi değerlendirdiği yazısında, kongrenin genel bir değerlendirmesi ile kendini sınırlamıyor ve aslında bütün makaleleri kesen bir epistemoloji tartışması sunuyor.
2010’un gelecek sayılarında “Türkiye toplumunu birarada tutan nedir?” sorusunun izleğini takip edeceğimizi yineleyelim. Önümüzdeki (118.) sayıda ayrıca “Anadolu burjuvazisi” üzerine bir dosyaya yer vermeyi tasarlıyoruz.