Aşklar ve Çiftler
Louis Aragon - Elsa Triolet
Birinci Dünya Savaşı ertesinde farklı beklentilerin cazibe merkezi konumundaki Paris, Doğu’dan ve Batı’dan gelen göçmenlerin akınına sahne olmaktadır. Kafeleri, tiyatroları ve galerileriyle albenili bir dünya sunan bu şehri ev olarak benimseyenler arasında, Elsa Triolet ile Louis Aragon da vardır. Elsa iç savaşın perişan ettiği Sovyetler Birliği’nden kaçmış ve geçmişte kalan kalp kırıklıklarına sünger çekerek “mutlak aşkı” bulmak arzusuyla buraya sığınmıştır.
Ludwig Wittgenstein - David Pinsent
Batı felsefesinin kilometre taşlarından Tractacus Iogico-philosophicus´un yazarı Ludwig Wittgenstein ile ileride Nobel Ödülü alacak bir ekiple önemli havacılık araştırmalarına imza atmış olan David Pinsent, yirminci yüzyılın başlarında Cambridge´deki öğrencilik yıllarında tanışırlar. Sosyal hayata dönük bir yapıya sahip olan David, içine kapanık ve halet-i ruhiyesinde büyük iniş çıkışlar yaşayan Ludwig´in en yakın arkadaşı olur.
Helene Weigel - Bertolt Brecht
Epik tiyatro öğretisiyle 20. yüzyıl tiyatrosuna yön vermiş büyük kuramcı, yönetmen ve oyun yazarı Bertolt Brecht ile onun sanatsal tasavvurlarını hayata geçiren, oynadığı rollerle epik tiyatroya cisim kazandıran oyuncu Helene Weigel... 1920’lerin başında bu iki insanı birbirine çeken, ortak tiyatro tutkuları ve komünist dünya görüşüne duydukları yakınlık olur.
Zelda Sayre - F. Scott Fitzgerald
Zelda Sayre ve F. Scott Fitzgerald’ın karşılaşmaları I. Dünya Savaşı’nın son günlerine rastlar. Bir yanda dans, tiyatro, edebiyat gibi birçok alanda gözardı edilemez bir yeteneğe sahip Güney dilberi; diğer yanda başarılı olmaya ve yüzyılın en önemli yazarları arasına girmeye ant içmiş Kuzeyli delikanlı.
Dali-Gala
Ressam ve İlham Perisi
Sürrealizmle, `Bay Sürrealizm` denecek kadar özdeşleştirilmiş dünya meşhuru uçuk ressamla, onun sevgilisi, ilham perisi, hamisi (ve pazarlamacısı!) rollerini üstlenen bir kadının, Gala`nın acaip hikâyesi.
Lauren Bacall - Humphrey Bogart
Dudağının uzantısı haline gelmiş sigarası, trençkotu, “cool” haliyle bir kült. İyi-kötü ve sert adam. Maçoluğun cazibesi için “evrensel” bir kanıt: Humphrey Bogart. “Gangsterin kadını” tiplemesini aksesuar olmaktan çıkarıp kahramanlaştıran, kendine mahsus trajedisiyle donatan “harbî kadın”: Lauren Bacall. (Yoksa “dişi Bogart” mı?!) Beyazperdedeki Bogart ve Bacall imajları bunlar...
Friedrich Nietzsche - Cosima Wagner
Yirmibeş yaşındaki Friedrich Nietzsche 1869 Mayıs'ında Richard Wagner';in malikânesine ilk defa geldiğinde, ünlü besteciye en az kendisi kadar tutkulu bir hayranlıkla bağlı olan Cosima Wagner ile karşılaşır. Bu ortak tutku bir ilişkiye dönüşürken, genç felsefecinin üstada duyduğu hayranlık da zaman içinde, hem düşünsel hem duygusal anlamda onun yerini alma isteğine dönüşür.
John Lennon - Yoko Ono
Beraberlikleri yıllarca gündemden düşmeyen Lennon-Ono çifti 1966 yılının Kasım ayında Londra'nın avangard sanat galerisi Indica'da ilk defa biraraya geldiğinde, efsanevî grubu Beatles'ın beyni yirmialtı yaşındaki John Lennon kendi deyimiyle "İsa'dan bile daha popüler"di; daha sonraları Beatles hayranları tarafından grubun dağılmasından sorumlu tutulacak olan Japon asıllı otuz üç yaşındaki Yoko Ono ise sansasyonel çalışmalarıyla New York sanat çevrelerinin aranan isimlerindendi.
Isadora Duncan - Sergey Yesenin
Büyük Rus şiir geleneğini Ekim Devrimi'nin yenilikçi soluğuna bağlayan, kendisine "yeni Puşkin" denilen, "son köy ozanı" Sergey Yesenin ile modern dans sanatının kurucularından yaratıcı virtüöz Isadora Duncan'ın tutkulu aşkının hikâyesi.
Rosa Luxemburg - Leo Jogiches
Büyük bir deha, sosyalist düşüncenin dünya çapında bir kuramcısı ile sıkı bir "teşkilatçı"nın belalı aşkı... Kendini her şeyiyle aşkına adamaya hazır duygulu bir kadınla soğuk, hesaplı ama bir yandan da öldüresiye kıskanç bir adamın eziyetli beraberliği... Rosa ile Leo'nun trajik ilişkisinin arka planında, dünyanın -ve özellikle Avrupa'nın Orta ve Doğu'sunun- 19./20. yüzyıl dönümünde geçirdiği müthiş altüst oluş var; tabii bu süreçte sosyalist hareketin yaşadığı olağanüstü altüst oluş ve altüst ediş var!
Marilyn Monroe - Arthur Miller
Afet bir güzellikle bir büyük zihnin, "kafa"yla "vücudun" beraberliği... Hollywood'un pembe dünyasının ilâhesi ile, "Amerikan Düzeni"nin entelektüel bir muhalifinin aşkı... Ve aslına bakılırsa, bu kalıplara hiç mi hiç sığmayan bir trajedi! Hiç de sanıldığı gibi "aptal sarışın" olmayan, görünürdeki şaşaanın ardında yapayalnız bir kızla; özel ilişkilerinde pek de sanıldığı gibi "ince görünüşlü" olmadığı anlaşılan bir adamın, kırık -ve kırıcı- aşk hikâyesi.
Ingrid Bergman - Roberto Rosselini
1948 İlkbaharı'nda, Los Angeles'ta Roma Açık Şehir ve Paisà filmlerini seyreden Hollywood'un saflık ve doğal güzellik ilâhesi Ingrid Bergman, nihayet aradığı sanatsal üslûbu bulmuştur. Vakit geçirmeden yönetmen Roberto Rossellini'ye gönderilmek üzere, heyecan pırıltılarının kâğıda yansıdığı bir hayran mektubu yazar: "Sevgili Bay Rossellini, Roma Açık Şehir ve Paisà adlı filmlerinizi izledim ve çok beğendim.