23 Ocak 1783'te, hayatı gölge içinde geçecek, ancak ölü¬münden yıllarca sonra şöhret güneşine kavuşacak bir Fransız yazarı doğdu. Gerçekten, Stendhal, elli dokuz yıllık bir ömürden sonra, hayata gözlerini yumduğunda bu haberi, yalnız iki gazete yazdı. O günlerde buna kimse şaşmadığı gibi, Stendhal kendisi de, ölümünden sonra bunu bilse, şaşmazdı; çünkü sanatının ancak 20. yüzyıl başlarına doğru anlaşılabileceğini söylemişti. Yanılmıyordu. Eserleri, gününde, pek tutulmamıştı; aradan yıllar geçtikten sonra da belki büsbütün unutulup gidecekti. Bu tehlikeyi önlemek için, yakın arkadaşlarından birkaçı, yazarın ölümünden bir-iki yıl sonra, onun romanlarını yeniden bastırmak için, kitapçılara ısrar ettiler. Sainte-Beuve gibi zamanın en ünlü eleştirmeni bunlar için övgü dolu yazılar yazdığı halde, romanlar gene büyük ilgi görmedi. Büyük yazar için şöhret günü daha gelmemişti.
Stendhal ne zaman anlaşılacağını iyi tahmin etmişti. Onun hesapladığı gibi, aradan ancak bir nesil boyu zaman geçtikten sonradır ki, 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başı okurları bu büyük romancının eserlerinin tadını almaya başladılar. Ondan sonra Parma Manastırı, Kırmızı ve Siyah, Armance elden düşmeyen romanlar arasına girdi. Stendhal de, böylece, çağını aşmış, gününden çok ilerisi için eser vermiş bir yazar olduğunu ispat etti. Nitekim, Emile Zola onun edebiyattaki doğalcılık akımının babası olduğunu söylemiştir. Paul Bourget ile Andre Gide'e göre de, psikolojik romanın yaratıcısı Stendhal'dir.
Stendhal yedi yaşındayken annesini kaybetmiş, teyzesinin elinde büyümüştü. Babası çok sert bir adamdı, oğlunu birtakım yasak duvarları arasına kapamıştı. Bu yüzden, çocukta babasına karşı sevgiyle düşmanlık duygulan birbirine karışmıştı. Birçok kitabı okuması yasaktı. O ise, bunları gene gizli gizli bulup okuyordu. Yasak bir şeyi yaptığı için kendisine kızıyor, sonra da öfkesi babasına yöneliyordu. Genç Stendhal'in bu karışık ruh durumu daha sonraki yıllarda da sürdü. En sevmediği şey çevresindeki insanların içtenlikten uzak oluşuydu. Yaşadığı çağın sanat anlayışını da bundan dolayı sevmiyordu. Kendisi, beğenilme kaygısından uzak, içinden geldiği gibi yazacaktı. O gün değilse de, ileride anlaşılacağına emindi.
Stendhal için roman, kendi deyişiyle, "ana caddeye tutulmuş bir aynadır." Bu aynada insanlar kendilerini görebilirler; olayları, içinden sıyrılarak, uzaktan, daha berrak seyredebilirler, anlamlarını daha iyi kavrarlar. Bu görüş romancıyı gerçekçi olmaya yöneltmişti. Nitekim, Stendhal'in ilk romanı Armance Fransız romanında gerçekçiliğin ilk adımı sayılır. Stendhal, sanatta olduğu gibi, hayatta da insanların gerçeği aramalarını isterdi. Ona göre, mutluluğun temeli ancak gerçek olmalıydı. Şöyle diyordu:
"Hayatta başımıza gelen felaketlerin hemen hemen hepsi olaylara yanlış değer vermemizin sonucudur. İnsanları iyi tanımak, olaylar üzerinde sağlam bir yargıya varmak, işte bundan dolayı mutluluğa doğru ilk adımdır."
Stendhal'in hayatında aşkın büyük yeri olmuşsa da bunların hiçbiri onu mutluluğa eriştirememiştir. Bu da, belki, yazarın mutluluğa giden yolu gerçeğin aydınlığı altında aramasından, hayallere kapılmaktan kaçınmasından ileri gelmiştir. Aşk Üzerine adındaki eserinde belirttiği gibi, ona göre "aşk ya bir hevestir, ya bir hayal." Eserinin başka bir yerinde de şöyle diyor:
"Aşk özgürlük havası içinde, içtenlik toprağında yetişen bir bitkidir. İnsanlar arasındaki ilişkiler ise, daha çok, gurura, çıkar düşüncelerine dayanıyor."